Bir varmış bir yokmuş. İçinde güzel mi güzel insanların yaşadığı gizli bir vadi varmış. Nepal’in ulaşılması zor vahşi batısı. Sözünü ettiğim yer Hidden Valley Humla. Tibet’teki Kutsal Kailash Dağına giden tek yol bağlantısına sahip Humla, oldukça ünlü olmasına rağmen, çok az insanın ziyaret ettiği güzel bir vadi. Şaman etkileri ile iç içe asırlık Budist gelenekler hala burada günlük hayatın önemli bir parçası. Köyler sanki geçmiş yüzyıllardan kopmuş gelmiş gibi… Yaşam oldukça bakir… Beni buraya sürükleyen de bölgenin Nepal’in en ilginç kültürüne sahip olması.

İsli ağaç bir tavan, ortada kocaman bir soba… Bu soba aynı zamanda ortamı da hoş bir şekilde aydınlatıyor. Kenar köşe ışıl ışıl, parlayan alüminyum kaplarla dolu. Elektrik var ama mum ışığından farksız. Tibetli annemiz  bizim için ekmek pişiriyor. İşte tam bu ortamda yazımı yazmaya çalışıyorum. Burnuma mis gibi ekmek kokuları gelirken biraz zor olacak gibi… İki gündür çok sevdiğim bu halkla beraberim, onların misafiriyim.

Nepalgunj’ın kırk iki derecelik cehennem sıcağında altı gün bekledikten sonra dün nihayet Humla’ya gelebildik. Her gün olduğu gibi sabahın beşinde kalkıp yine umutsuz, yılmış ve mutsuz bir şekilde havaalanının yolunu tuttuk. Hava bulutsuz ve güneşliymiş o nedenle sonunda bugün uçabilecekmişiz. Ben inanmasam da yine de mutlu oluyorum, ama bu sefer de bizim biletimizin olduğu havayolu şirketi, kaç gündür bizimle birlikte bekleyen ve usanıp vazgeçen Hintli grubu Pokhara’ya götürmüş. Haydaa sinirler yine tepede benim. Neyse, zor da olsa biletler değiştirildi ve ikinci uçuşla gideceğimiz söylendi. Hepi topu on dokuz kişilik pırpır uçak. Her gelen önümüze geçiyor benim rehber ise kenarda sıra bekliyor. Gidemeyeceğiz diye gerildim.  Öyle bir an geldi ki, çantayı fırlatıp ağlamaya başladım. Bu tepkisiz toplumda herkes şaşırıp kaldı. Bütün görevliler başıma toplaşıp “sakın ağlama mutlu ol lütfen. Bak çok güzel yere gidiyorsun” diye teselli yarışına girdiler. Bu arada biniş kartları da elime geldi. Keşke daha önce ağlasaymışım dedim kendi kendime. Hem eşyalarımız hem kendimiz tartılıp altıncı günde uçağa binebildik. Kanatları nerdeyse dağlara değecek şekilde heyecanlı bir uçuşla Simikot’tayız. Beş yüz kırk dokuz metrelik küçücük pistiyle Simikot havaalanı bir film platosu gibi geldi bana.

Karşımda tek tutkum Himalayalar:)

Dünyanın en tehlikeli havaalanlarından biri Simikot Havaalanı. Sadece 549 metre:)

Uçaktan çıkar çıkmaz gördüğüm bembeyaz tepeleriyle muhteşem dağlar altı gün boyunca çektiğim bütün çileyi unutturdu bana. Polisin kaba ses tonuyla rüyadan uyandım. Yedi günlük iznimin beş günü uçak beklerken bitmişti. Görüşmeler sonucu tarihler değiştirildi. Rehberim Pema’nın abisinin hoş geldin seremonisinden sonra Simikot sokaklarına daldık. Pema Humlalı ve eskiden monk (Budist rahip) imiş, bakmış bunun sonu yok, bari rehber olayım demiş. Çocuklar cıvıl cıvıl mutlu, büyükler mutlu ve sanıyorum hayvanlarda mutlu burada. Biraz şaşkın, biraz mutlu ve değişik duygularla Arnavut kaldırımlarını arşınlayıp Pema’nın abisinin en tepedeki evine geldik. Pema yolda bana tembihliyor “sen nameste diye selam ver; çünkü burada daha çok Nepal insanı var,” peki deyip önüme gelene nameste diyorum.

Burada hayat soba başında geçiyor. Ekmek yapılıyor, yemekler pişiriliyor, gerektiğinde ışığından yararlanılıyor. Misafirler de mutfakta ağırlanıyor.  Ev sahibemiz Zomba Lama hiç durmadan çalışıyor. Bulaşık çamaşır hep kapının önünde ki buz gibi çeşmede yıkanıyor. İlk günün heyecanıyla havalarda uçuyor gibiyim. Bir an önce yarın olsa da köylere gitsek.

Ertesi sabah erkenden sobanın başında yerimizi aldık. Zomba’nin pişirdiği mis gibi Tibet roti (ekmek) lerini mideye indirip yola koyulduk.

Kaç dağ, tepe aştık bilemiyorum.  Simikot’tan çıktıktan sonra önüme çıkana ‘nameste nameste’ demeye devam ederken, Pema “buradan sonra ‘Tashi delek’ de artık” neden Pema “çünkü burada yaşayanlar Tibetli” diyerek yine uyarımı alıyorum. Köylerden geçerken insanların sıcacık çay davetleri bana eski Anadolumu anımsattı. Birinin teklifini kabul edip evine gittik. Garip bir merdivenle evin içinden orta kata çıktık. Benim tipik bir Tibet evine ilk kez girişim burada oldu. Sobanın başında taze ekmek ve çay bütün yorgunluğumuzu alıp götürdü.

Buralar Humla’nın alt bölgesi olan Nyinba Vadisi. Tepeler yemyeşil ormanlarla kaplı.  Yükseldikçe yeşil kaybolup, yerini kayalıklara bırakıyor. Üst Humla ise yüksek geçitler ve buzul vadilerini barındırıyormuş.  Nyinba Vadisi Tibet kökenli Bhotia topluluğunun yaşadığı dört köyden oluşuyor.

Nyinba insanı, tarım, ticaret ve hayvancılıkla meşgul. Arazinin engebeli olması nedeniyle topraklar tarıma uygun değil. Alçak bölgelerde arpa, buğday darı, fasulye üst bölgelerde ise sadece karabuğday ekiliyormuş. Her öğünde taze taze koparılıp pişirilen birçok sebze yetişiyor. Benim gördüklerim turp, patates, bezelye, kabak, havuç, lahana, ıspanak ve soğan hem de organiğinden. Ceviz, elma, kayısı gördüğüm meyva ağaçlarıydı. Hatta yürürken kızamık ağacını görünce bayağı bir şaşırmıştım. Pema’ya sorunca kurutulup yendiğini söyledi. Benim memleketim Çoruh Vadisinde de aynı şekilde kurutulup kışın yemeği yapılır. Süt ve süt ürünü olarak da sadece yoğurt ve tereyağı üretimi var.

Evet, taze ekmeğimizi yedikten sonra yolumuza devam ediyoruz. Dağ tepe aşıp, Humla’lı birinin iki saatte yürüdüğü yolu ben üç saatte yürüyerek gece kalacağımız köye vardık. Evler kahverengi küçücük pencereli ve çok güzeller. Taş kullanılarak üç kat üzerine inşa edilmiş Tibet tarzı kahverengi evler. Burada evlerin üç katlı olmasının sebebi en üst kat cenneti ve Tanrıyı (ben bilmeden cennet katında uyumuşum), orta kat yarı insan yarı tanrı olan insanların dünyasını, en alt kat ise Nagası yani yılan tanrısını simgeliyor.  Köye girişte aşağıdan yukarıya bakınca hangi yüzyıldayım diye düşünmeden edemedim.  Evin içine girdiğimde ise hangi yüzyılda olduğuma emin oldum. Kesinlikle 17. yüzyıl falan dedim. Bu köyler çok çok eski ama günlük yaşamın önemli bir parçası olan Budist geleneklerini özenle korumuşlar. Köyün girişinde Pema’nın babam dediği yaşlı bir amca bizi karşıladı. Evin girişi ineklerin yaşadığı bir ahır… Bir Tibet evinde giriş her zaman için hayvanlara ayrılırmış. Ahşap tomruktan yapılma garip bir merdivenle ikinci kata çıkılıyor. Karanlık girişte ecel teri dökerek merdivenden çıkıp orta kata girdik. Daha sonra yarı aydınlık bir alandan geçerek mutfağa girdik. Ortada yanan bir soba, etrafta pirinç kâselerin ve tertemiz kapların olduğu raflar. Soların ölü ışığında etraf belli belirsiz ancak görünüyor. İnanılmaz bir ortamda ve güzel bir halk ile birlikte olduğuma inanamıyorum. O kadar şaşkınım ki habire tashidelek diyip duruyorum. Ve ilk yüzyıllık gelenekle tanışıyorum. Evin hanımı bir kapla tereyağı getirip kocaman parçalar halinde kafama saçıma sürüyor. Sonra da boynuma iyi şanslar fularını takıyor. Pema tereyağının iyi şanslar ve uzun ömür için olduğunu söylüyor. Sonra ki günlerde bu tereyağı işi sık sık tekrarlanacak. Ev sahibimiz Kunga Palmu Lama o kadar tatlı bir kadın ki, sürekli gülüyor. Karnımızı doyurup merdivenle üçüncü kata çıktık. Burası da dümdüz bir çatı ve kenarda iki odamsı şey var. Şansımdan hava bugün kapalı o muhteşem dağlar hiç görünmüyor. Burada ki bütün evler aynı tarzda. İnsanlar çatılardan çatılara merdivenlerle geçip duruyorlar.

İlgimi çeken ve asla anlamadığım ve anlamayacağım bir konuda Pema’nın herkesi bana kardeşim, kızkardeşim diye tanıtması oldu. Burada herkes bacı kardeş…  Gördüğüyle  “my brother, my sister” diye sarmaş dolaş oldu.  Pema  diyorum,”gerçekte senin kaç kardeşin var”, “iki kardeşim var”. Peki diyorum “bu sarıldıkların kim?” . Bunlar “village brother” diyor, ama birçoğunu gerçek kardeşim diye tanıtmıştı. Aynı köyden olmaları kardeş olmalarına yetiyor. Aralarında müthiş bir bağ olduğunu sonra ki günlerde gözlemlemiş oldum. Ev sahiplerini de annem ve babam diye tanıtmıştı ama ertesi gün öyle olmadığını amcası olduğunu söyledi. Ha amca ha baba ikisi de aynı şey dedi.

Bugün şanslıyım bir şaman ayini olacakmış. İnsanların geleceğini okuyor dedi bana. Bu tarafı bayağı bir ilgimi çekti. Biz de bacadan bacaya atlayarak ayinin yapıldığı yere gittik. Bir sürü yaşlı adam sıralanmış Tibet çayı eşliğinde Simon’u izliyor. Simon şaman rahiplerine verilen isim. Etrafta davullar ve Tibet çançanları çalıyor. Bizim Simon ise ortada etrafa buğday serpip duruyor. Fotoğraf çekme isteğim kabul görmediği için sadece seyrediyorum. Çaylar ve Tibet birası (pirinç birası) eşliğinde 1 saat kadar devam etti. Yeni bir işe başlamak isteyenler, evlerine bereket gelsin isteyenler bunun gibi durumlarda Şaman ayinleri yaptırıyorlarmış. O gün birçok evin bacasında bu ayinler yeniden yeniden yapıldı. Orada ki insanlar bana Tanrı Shiva’nın şamanların içine girip onlara tanrısal güç verdiğini söylediler.

Evettt geldik bu gezinin en heyecanlı anına. Belki bazılarınız çok kocalılık diye bir olayı duymuştur. Nepal’in uzak ve ulaşılması çok zor olan bu vadisinde dünyanın en aykırı kültürü yaşatılmakta. Ben birkaç yıl önce bir yazıda bir kadının birçok kocasının olduğunu okumuştum. Bu konuyla ilgili uzun bir araştırma yaptım ama pek yeterli bilgiye ulaşamadım. Tibet’in yüksek kesimlerinde ve Humla’da devam ettiğini öğrendim. Tibet’te Çin hükümetinin yasaklamasına ve halkın da hızla asimile olması nedeniyle oldukça düşük düzeydeymiş. Bu seyahatime çıkarken bu bölgeye gitmeyi kafama koymuştum. Koymuştum ama o kadar zorlukla gidileceğini bilmiyordum. Enteresan bir durum Kathmandu’da ki seyahat acentalarına Humla ile ilgili tur sorduğumda yüzüme öylesine bakıp neden oraya gitmek istediğimi soruyorlar. Bende polyandry evlilikle ilgili diyorum. Hadi ya öyle bir şey mi varmış orada diye şaşkınlıkla bakıyorlar. Soruşturdukça Humla’ya gitme konusunda çekincelerim gitgide çoğalmaya başladı. Yatacak yer, yemek hiç bir şey yokmuş. Ancak çadır kampçılarla gitmek lazım… Tabii ki birde yüksekliği hesaba katarsak son yürüyüşüm ya da benim sonum olabilir. Ecelime mi susadım, kafayı mı yedim. Evliya Çelebi “Gidilmeyene gitmiş ol” demiş ama bana dememiş bunu. Humla’ya gitme konusunda bayağı ünlü oldum burada. Herkes birbirine Humla’ya gidecek diye beni gösteriyor. Sadece havayoluyla ulaşılan Humla’ya uçak biletleri müthiş pahalı. O fiyatlarla Amerika gidip dönersin. Sonunda şansımı zorlayıp geldik. Bugün bu insanlarla tanışma zamanı.

Evin bacasında yerel giysileri içinde iki kadın iki erkek var. Ben bu bölgenin yerel giysilerini çekeceğimi sanıyorum. Pema bana “yerel giysili insanların fotoğraflarını çeker misin” dedi. Ben tabii ki mutlu bir şekilde atladım. Rengârenk giysileri içinde oldukça utangaç insanlar. Şaşkınlar ve fotoğraf çektirmekten de pek hazzetmiş görünmüyorlar. Ama bizim ev sahibemiz Kunga Palmu Lama’ya pek ses çıkaramıyorlar. Çekim bittikten sonra bunların çok kocalılık sisteminde olduğunu öğreniyorum. Pema bana böyle bir çifti göreceğimizi söylemişti ama bunların olduğunu söylemedi. O da benimle beraber öğrendi. Uzun zamandır araştırdığım bu ilginç kültürle burun buruna gelip bilmeden fotoğraflarını çekmek biraz şanssızlık oldu. Nepal insani bile buradakilerin dilini bilmezken benim anlamam mucize olurdu. Pema’ya kadınla konuşmak istediğimi söyler misin dedim. Orta kata mutfağa gidip çaylarımız eşliğinde birbirimizi süzmekle başladık. Aklımda bin bir soru cirit atıyor. Bu insanları üzmeden sorularımı nasıl sorarım diye düşünüyorum. Daha önceden hazırlayıp yazdığım soruları Pema’ya verdim. O kadına soracak ve bana yazacak. Kadın çok utangaç, her soruda yere bakarak cılız bir sesle cevap vermeye çalışıyor. Kahramanımız otuz üç yaşında ki Yang Tsering Lama, yaşlı koca Yanked Lama kırk altı, genç koca Nima Lama ise otuz altı yaşında ve iki oğulları var. Çocuklar Simikot’ta okudukları için göremedim. Yaşlı koca çocuklarla beraber Simikot’ta kalıyor şimdilerde. Yang Tsering Lama genç kocasıyla köyde ki evde yaşıyor. Arada bir Simikot’a gidip diğer kocası ve çocuklarıyla beraber oluyormuş. Esas sorulara geçmeden biraz rahatlatıcı sorularla kadının utangaçlığını almak lazım… Nasıl zaman geçirdiği sorusuna yaz aylarında erkek tarlada çalışırken kadın ev işi, çamaşır, bulaşık, yemek, çocuk bakımıyla ilgileniyormuş. Hasat zamanı buğdayların temizlenmesi de kadına ait. Kışın ise yine ev temizliği, yemek pişirme ve hayvanların bakımıyla ilgileniyor. ‘Mutlu musun’ sorusuna ‘evet’ yanıtını alıyorum. Nasıl geçiniyorlar, nereden para buluyor sorusuna yetiştirdikleri sebzeleri, ev yapımı bira ve şarapları satarak para kazandıklarını söylüyor. Bu bölgede ailelerin hepsinin kazanç kapısı bu…  En merak ettiğim soru, çocukların babasının hangi kardeş olduğu belli oluyor mu? Kesinlikle hayır diyor. Bu sistem de kadın beş kocalı da olabiliyor. Bazen dört kocayla bile aynı gün beraber oluyormuş.

Benim rastladıklarım genelde iki kardeşle evli olan çiftlerdi. Kocalar arasında kıskançlık oluyor mu diye sorduğumuz da bazen olduğunu öğrendik, ama ilerde bu tür olayların olmaması için çocuklara bu yönde eğitim veriliyormuş. İşte burada Pema’nın neden herkese kardeşim, kız kardeşim dediğini anlıyorum. Baba ve amcanın neden aynı şey olduğunu da… Humla’lı arkadaşım Anita’ya fotoğrafları gösterdiğimde gördüğü herkese “aaa bu kardeşim, bu annem” demesine şaşırdığım gibi. “Anita bu nasıl oluyor” herkes nasıl annen olur ki” biz biriyle evlendiğimizde, onların kız kardeşi de benim aileme gelin gelir, o nedenle hepimiz kardeşiz” dedi. Sanırım pollandry sistemin bir özelliği bu.

Bu tür ailelerde kadının pozisyonu soruma ise, eskiden kadının adının pek olmadığı ama şimdiler de hemen hemen eşit olduklarını söyledi. Ertesi gün bu aile beni kahvaltıya davet ettiğinde, eşler arasında güzel bir iş bölümünün olduğunu, birbirlerine saygıyla davrandıklarını gördüm. Kadın ekmek pişirirken genç koca topladığı ıspanakları yıkayıp getirdi ve onları bizim için pişirdi. Yaşlı kocayı ise ertesi gün Simikot’ta yün eğirirken gördüm.

Pollyandry sistemin merkezi olan Nimatang köyü 3325 metre yüksekliğinde. Ertesi gün kar yağmaya başladı ve karla beraber vınn vınnn diye öten bir de rüzgârımız var. Pema ile birkaç yer ziyaret edeceğiz. Pema benim işlerimle ilgilenmek yerine, nerede yardıma ihtiyacı olan insan varsa beni oralara götürmeye çalışıyor. Yardım etmeyi sevdiğimi bir şekilde anlamış olmalı. “Şu kişiye yardım edersen Dharma öbür hayatında sana yardım eder, yolunu ışıklandırır” deyip beni her yere sürükledi. Ben de “Pema benim öbür hayatımda değil bu hayatımda yardıma ihtiyacım var. Bak ben buraya pollandry evlilik için geldim. Asıl sen bana yardım et” diyorum. Dharma’nın öbür hayatımda bana yardım etmesi için ora halkı tarafından çok değerli olan 7. Yüzyıldan kalma kutsal Ralling Gompa’ya dört saatlik bir at yolculuğu yapmam bu hayatımda ki en değerli ödül oldu.

Dönüşte uğradığımız köylerden birinde yine aynı çok eşli bir aileye rastgeldik. Fotoğraflarını çektikten sonra evin hanımı Cheya Bhuti Lama bizi büyük olan eşi Ko Sonam Lama ve kendisinden genç olan Nurbu Lama ismindeki eşiyle çaya davet etti. Evlerine girdiğimizde gözlemlediğim kadarıyla büyük eş evin babası gibi bir tavır sergilerken yaşça küçük olan eş daha çekingen davranıyordu.  Sonradan öğrendiğime göre evin en büyük erkek çocuğu her zaman aile babası olarak eğitiliyormuş. Bu aile de dört çocuk sahibi.

Gözlemlediğimle gördüm ki Humla insanı gerçekten muhteşem. Fakir olmalarına rağmen elinde olanı paylaşmasını bilen, doğaya, insana saygılı bir halk. Burada komşuluk ilişkileri inanılmaz güzel. Kapılar hiç kilitlenmiyor, herkes birbirinin evinde. Daha önce de yazmıştım zaten, kapıya gerek kalmadan bacadan bacaya geçerek birbirlerini ziyaret ediyorlar. Akşam olunca herkes birbirinin mutfağına misafir olup, Tibet birası eşliğinde sohbetler ediyorlar. Anlamasam da benimde katıldığım sohbet ortamları oldu.  Atlarının kafasına iyi şanslar için tereyağı sürecek kadar hayvan dostları. Ürettikleri sebzelerin yiyecekleri kadarını toplayıp ziyan etmeyecek kadar doğa dostları. Büyüklerine son derecede saygılı bir halk, her yaşlı onlar için kutsal. O kadar doğallar ki insan onların arasında kendini buluyor. Kendiniz olmak istiyorsanız ziyaret etmelisiniz diyorum.

Kategoriler: Yol Hikayeleri

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir